Gezdiğim Dikenli Aşk Yollarında Elimden Bin Türlü Saz Geldi, Geçti (11)
MUSTAFA AYDINÇELEBİ
Canlı Arşiv
Durum gösteriyor ki sektörü kurtaralım derken, bu defa da herkesi karşımıza almayı becerdik. İtibar düştükçe düşüyor. İşin içinden çıkabilene aşk olsun.
Şaşkın ördek nasıl yüzer?
Zamanında anlatılanlar doğruysa, eski dönemlerde devlet ihale sisteminde bir şaşkınlık varmış. Aslında, şaşkın olan vergiyi ödeyen vatandaştı. İhaleyi yapan kişiler de hariçten müdahale edenler de müteahhit tarafı da gemisini yürüten kaptan! Rivayete göre, sistem iki şekilde işlermiş.
1-Mafyanın devrede olduğu sistem.
2-Mafyanın devrede olmadığı sistem. Mafyanın devrede olduğu sistemde, ihale tarihinden bir gün önce, yeterlik belgesi alan müteahhitleri, mafya lideri yazıhanesinde toplayıp esas ihaleyi orada yaparmış. ihaleye, kimin ne teklif vereceğini programlarmış. Farz edelim A’ya, “Sen yüzde 10 tenzilat vereceksin. Diğerlerine de ondan daha az tenzilat teklifi vereceksin” diyip işin birinci bölümünü bağlarmış. Yani ihaleyi A’nın alması kesinleşti. Gelelim ihaleyi alan müteahhidin devletten, fazladan aldığı yüzde 30’a. O da, hak ediş alındıkça mafya babasına getirilir. Bir kısmı ihaleye giren diğer müteahhitlere dağıtılır, diğer kısmı da mafya lideriyle bu Diyelim ki ihale yüzde 40 tenzilatla A’da kaldı. Mafya babası, herkesin ertesi gün yapılacak organizasyona göz yumanlar arasında paylaşılırmış.
Diyelim ki akaryakıt ihalesi Mafyanın devrede olmadığı sistemde de bir ihale açılır, ihaleye giren müteahhitler tenzilat yarışına girer ve neticede birinde kalır. Diyelim ki akaryakıt ihalesi… Bilenler bilir ki o dönemde akaryakıtın toptan fiyatını da perakende fiyatını da devlet tayin eder. Ne gariptir ki devlet fiyatını tayin ettiği malı alırken de ihale açardı. Daha garibi, müteahhit depo satış fiyatının, yani alış fiyatının altında fiyat vermeden ihaleyi alamaz. Görünüşte yüzde 40 tenzilatla alan birinci müteaahhit de alış fiyatının altında fiyat veren akaryakıt müteahhidi de zarardadır. Ama gel gör ki her iki müteahhit de para kazanır. Bunun izahını yapabilecek var mı? O zaman vardı. İşin sırrı şöyle formüle edilmişti: Müteahhit, yaptığı işten para kazanamaz. Yapmadığı işten para kazanır. Bunun zahiri manası:
a)Maliyetinin altında verip zarar etmektense işi almayıp zarar etmemek de bir kazançtır.
b) Mafya organizasyonunda ihaleyi almayıp yüzde 30’dan pay alan müteahhidin durumunda olduğu gibi.
Esas manası ise yapmadığı halde yapmış göstererek veya yaptığı işin verdiği malın miktarını fazla göstererek hak ediş alınmasıdır. Devlet adına iş yapanlar yozlaşmış, ülke çürük yapılar, bozuk yollar diyarı olmuştu. Devletin hizmet kalitesi düşmüştü. Rüşvet ve yolsuzluklar ve kalitesiz devlet hizmetleri yüzünden devletin vatandaş nezdindeki itibarı da düşmüştü. Vatandaş hayattan bezer olmuştu. Devlete güven dibe vurmuştu..
Serbest tarife macerası
Bizim sektörün serbest tarife macerası da devletin eski ihale sisteminin bir başka versiyonu. Her sigortalı ayrı bir ihale makamı oldu. Biz de sigortalının huzurunda kuyruğa girip açık eksiltme yarışına girdik. Girmesine girdik de ihale sonucu itibariyle bizim müteahhitliğimiz çok farklı sonuçlar verdi. Bizim işte kazanan müteahhit rolündeki sigorta sektörü değil. Aksine biz darbeyi yiyen tarafız.
Kazanan, ihale makamı konumundaki sigortalı. Nasrettin Hoca ticarete heveslenerek pazarda bir tezgah açıp zararına mal satmaya başlamış. Durumu fark ederek, bu ne iştir hoca zararına satış mı olur diyenlere:
-“Aldırmaaa! Dostlar alışverişte görsün” dermiş. Sektör olarak, bizim yaptığımız da bu değil mi? Battıkça battık Hocadan ve bürokrattan da ancak böyle tüccar çıkar. Ticareti, pazarlık yapmayı bilmeden kendimizi serbest tarife girdabında bulduk.
Battıkça battık.
Şimdi de girdaptan çıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü beceremiyoruz. Girdapta şuurumuzu kaybetmiş olacağız ki çıkış için yaptığımız hamlelerde de yanlışlar içindeyiz. Açık eksiltme yarışında, sigortalı hayatından memnundu. Ancak bu yarışta ticaretteki beceriksizliğimiz yüzünden ölçüyü kaçırdık. Velhasıl, ticareti beceremedik. Ama becerdiğimiz bir şey var! Sektörü batırmayı becerdik. Durumu kurtarmaya çalışırken, daha önce hayatından memnun olan sigortalıların canı yandı ve bağırmaya başladı. Arkasından sivil toplum kuruluşları bağırmaya başladı. Basına haber lazım. O da bağırmaya başladı. Kamuoyunun sesini duyan politikacılar da homurdanmaya başladı. Durum gösteriyor ki sektörü kurtaralım derken, bu defa da herkesi karşımıza almayı becerdik.
Sonuç:
İtibar düştükçe düşüyor. İşin içinden çıkabilene aşk olsun. Çareyi Adıyamanlı divan şairi Rifat Efendi’den dinleyelim: Derun-i derdimi Lokman’a arzettim, dedi eyvah! Bu derdin dermanı yok, def’ine çare İlah kaldı. Allah, encamımızı hayra tebdil eyleye. Amin.





