“Yaşar’ımı Verin Bana”
ÇETİN YAMAN
Kadrajımdan Sanat
Zaman zaman hepimizin yaşamlarında olur ya hani, hiç beklemediğiniz bir anda, hiç beklemediğiniz bir güzellik çalıverir kapınızı. O anı güzel kılan anın tesadüfi oluşu mudur, yoksa tesadüfi yaşanan o anın planlanamayışı mıdır bilinmez.
Ama gelirken yaşamlarımıza bir hoşluk getirdiği aşikardır. Birlikteyken, keyifli sohbet ve seyahatlere yaşamlarımızda yer açtığımız dostlarımla, Konya'ya planlı düzenlediğimiz seyahatimizin ilk günündeydik o gün. Seyahatimiz planlı olmasına karşın, Çömlekçi Yaşar Usta ile tanışmamız tamamen tesadüfi olmuştu. Tabi bizim gibi farklı yaşamları merak edenler için hele hele "Yaşamaya Dair" konulu fotoğraf sergisini sırtlamış ekip için bu tesadüf hazine değerindeydi. Kahvaltı yaptığımız mekanın sahibi, komşusu olan Çömlekçi Yaşar Usta ile tanıştırdı bizleri.
Çömlekçiliğin son ustalarından
Yaşar Usta, yok olmaya yüz tutmuş her biri el emeği olan çömlekçilik mesleğinin son ustalarından. Kahvaltı sonrası Yaşar Usta'nın yanında alıyoruz soluğu. Ellerinde fotoğraf makinesi, meraklı gözlerle kendisini süzen bizleri görünce şaşırmıyor doğrusu Yaşar Usta. Alışık olsa gerek bu ziyaretlere. “Hoş geldiniz, buyurun” diyor çoktan beyaza çalmaya başlamış, pos bıyıklarının altından kendine has gülümseyişiyle. Bileklerine kadar çamura belenmiş ellerini, dirseklerine kadar katlanmış, önlüğünün kapatmadığı kısımları çamurdan görünmeyen çizgili, emektar olduğu belli olan bir kazak var o gün sırtında ustanın. Önüne bağladığı önlüğünün çamurundan da anlaşılıyor ki hakkını veriyor yaptığı işin. Sanatkar parmaklarının arasında yağ gibi kayan çömlekleri gördükçe, hayranlığımız bir kat daha artıyordu. Kendisinin, mesleği öğrendiği dönemlerde olduğu gibi kalabalık şekilde çalışan ustalardan değil Yaşar Usta. “Yalnızım” diyor. Mesleğinin son kalan neferi olduğunun ve kendisiyle birlikte yok olacağının farkındalığı ile... Susuyor bir süre. Bu sessizliğin altında mahzun, sitemkar cümleler yattığının farkındayız aslında hepimiz. Ustanın elli yıldır mesleğine olan sevdasından olsa gerek, toprak ona yaşarken vermişti o mahzunluğu. Nihayetinde hepimiz dünyadan göçme vakti gelip toprağa giderken almayacakmıyız o mahzun hali!
Yabanda olmak kolay iş değil evlatlar…
Sonunda sessizliği bozan Yaşar Usta oluyor ve başlıyor anlatmaya: ''Doğma, büyüme Silleli’yim ben. 10 yaşlarında iken çıraktım bu gördüğünüz çömlek ocağında. Kısa bir dönem gurbete gittim. Amma... Yabanda olmak kolay iş değil evlatlar. Her yürek kaldıramaz. Duydum ki ustam devrediyor bu çömlek ocağını. Döndüm, geldim çok geçmeden. Ustamdan devraldım, ikiyüz yılı aşkın tarihi olan bu ocağı'' diye sürüp gidiyor muhabbet. Yaşar Usta'nın doğduğu bizimde yolumuzu düşürdüğümüz Sille, Konya ilinin Selçuklu ilçesinde. Antik bir Rum beldesi. Yaşar Usta'nın ocağı Sille'yi tepeden gören Cenevizliler zamanında 3 bin yıl önce oyulmuş kaya kazısı olan mağaranın eklentisi. Ustanın dediğine göre en az ikiyüz yıllık ocak. Ustasına dedesinden kalan ocağın, dedesinden evvelde yine çömlekçi olduğunu belirtiyor.
YAŞAR USTA, YOK OLMAYA YÜZ TUTMUŞ HER BİRİ EL EMEĞİ OLAN ÇÖMLEKÇİLİK MESLEĞİNİN SON USTALARINDAN. ELLERİNDE FOTOĞRAF MAKİNESİ, MERAKLI GÖZLERLE KENDİSİNİ SÜZEN BİZLERİ GÖRÜNCE ŞAŞIRMIYOR DOĞRUSU YAŞAR USTA.
Çırak bulamıyorum!
Yaşar Usta, "Bu işi öğrenmek isteyenlere kapım açık. Gelsinler, yardımcı olurum. Onlar da öğrensinler, ata yadigarı meslek devam etsin" diyerek çırak bulamadığından yakınıyor. ''Son çömlekçisiyim ben bu mahallenin''diyor Yaşar Usta. Ve 1960'lı yıllarda, kendi çıraklık dönemlerine değinmeden de geçemiyor: “Biz burada beş altı çırak birlikte çalışırdık o zamanlar. Azığımızı dahi evlerimizden getirip, hep birlikte burada yerdik. Öyle bir ücret karşılığı da çalışmazdık ha! O zamanlar ne demekti bu işi öğrenmek bilir misiniz siz!'' Titrek sesinin tınısından anlaşılıyor hüzünlendiği...
İlk başta siz şekil veriyorsunuz sanata
Tarihi mağaranın loş ışığında toprağa şekil veriyor Yaşar Usta. O kadar hassaslaşmış ki elleri, yapacağı çömlek için ne kadar çamur lazım olduğuna sadece elleri karar veriyordu, ne bir kalıbı vardı ustanın nede bir terazisi. Çamuru su ile buluşturup yoğururken, elleri ile çamuru ayırmak mümkün olmuyordu. Ellerimi çamura benzemişti yoksa çamur mu o elleri çok sevmişti bilemiyorsunuz. Ustanın bir başka memlekete yaban oluşu gibiydi su, ateş ve toprağın birbiri ile harmanlanmasının hikayesi de… Toprak, birbirine yaban su ve ateşle harmanlanmadan dönüşemiyordu çömleğe. Usta, şekil verdiği çömlekleri, testileri, vazoları birkaç gün dinlendirip, iki yüz yıllık tarihi ocakta ateşle buluşturup, beş-altı saat pişiriyor. İşini yaparken kendisinde gördüğüm; sevdanın, emeğin katılmadığı hiç bir uğraşın sanatsal estetiğinin olamayacağıdır. İlk başta siz şekil veriyorsunuz sanata, sonra da sanat şeklini veriyor size. Ustasından laf açılıyor bir ara. Ziyaretinize geliyor muydu diye soruyoruz: “Geliyordu elbet” diyor. “Aferin bu işi burada yürütüyon benim yerimi boş komadın" deyip çok keyiflenirdi". 'Yukarıda bir bağı vardı. Oraya gelip giderken de uğrardı hep. Testi verirdim, bağda soğuk su içsin diye. Su içeceği vakit "Yaşar'ımı verin bana dermiş'' testiyi verin demezmiş.
Gönlüne sormak lazım Usta'nın
Buydu belki de muhabbet boyunca Yaşar Usta'nın gözlerinin nemlenmesine sebep. Gönlüne sormak lazım Usta'nın. Ancak bildiğim tek bir şey var ki Yaşar Usta, kendisinin yürek yangınını söndürecek bir Yaşar Usta daha bulamayacak. Keşke hem ülkemizin siyasetinde hem de sektörümüzün örgütsel yapılarında koltuklarını devrederek gidenler, gelenler için "Yaşar'ımı verin bana" diyebilseler. Yaptığınız iş her ne olursa olsun sevda ile yapın. Çünkü sanat, gönlünüzdekilerden beslenecektir. Cefakar dünyayı iyi edecek olan, sevdakar gönüllerdir. Cefası yok, sevdası çok anlarınız bol ola...





